EKOSİNEMA

Ufuk Çizgisinin Ötesinde: Yeni Bir İklim Sineması Arayışı

Yazan: Deniz Tortum

Adsız tasarım

İklim krizinin ciddiyetini içselleştirme süreci kişiden kişiye çok değişir elbet; fakat bu içselleştirme sürecinin birbirine benzeyen tarafları da yok değildir. Benim için bu süreç, çalıştığım bir projenin parçası olarak iklim değişikliği üzerine yaptığım bir araştırma esnasında başladı. İklim değişikliği üzerine okuduğum makaleler birikerek bir panik atağa yol açmıştı; hayatımda ilk kez böyle bir şey yaşıyordum. Vücudumun verdiği bu tepkiyle de bir anda iklim krizinin dünyasında yaşamaya başladım. Buna benzeyen içselleştirme süreçleri son dönemde kimi filmlerde yer alıyor. Örneğin, First Reformed filminde Rahip Toller’in gece, bilgisayar ekranının ışığında iklim değişikliği üzerine araştırma yaptığı sahneler var. Farklı web sitelerine ve raporlara baktığını görüyoruz. Benzer şekilde, How to Blow Up a Pipeline filminde Shawn adlı bir karakter, Twitter’da umutsuzluk dolu gönderiler arasında “doom-scrolling” yaparken karşımıza çıkıyor. Yüzü yalnızca ekran ışığıyla aydınlanırken ardı ardına akan kasvetli paylaşımları izliyoruz. Bu karakterlerin artan farkındalıkları, zamanla üst üste biriken görüntüler ve metinlerle ifade ediliyor. Çoğumuz için de iklim krizini anlamak benzer bir süreçle mümkün oluyor: İnternetteki farklı kaynaklardan tekrar tekrar karşılaştığımız bilgilerle meseleyi sistematik bir şekilde kavramaya başlıyoruz. Bir anda içine düştüğümüz yeni bir dünyada buluyoruz kendimizi.

Yedi yıl önce bu dünyanın içine düştüğümde, sinemaya dair derin bir hayal kırıklığı yaşamış, hatta öfkelenmiştim. Neden iklim değişikliği hakkında daha fazla filmle karşılaşmamıştım? Güncel filmler neden bu kadar büyük bir meseleyi görmezden geliyordu? Elbette birçok çevreci film izlemiştim: etki ve eylem odaklı belgeseller, felaket senaryolarını işleyen “iklim-kurgu” yapımları… Ancak çok az film, iklim değişikliğinin gerçek ölçeğini ve aciliyetini doğrudan ele alıyordu. Peki, benim eksikliğini hissettiğim şey, yani bir iklim sineması, nasıl bir şey olabilirdi?

“İklim sineması”’nın ne olabileceği sorusunun kapsamı oldukça geniş. “Ekolojik” ya da “çevresel” yerine “iklim” kelimesi daha doğru geliyor bana, zira bu terim küresel ısınmanın ve onun etkilerinin somutluğuna doğrudan atıfta bulunuyor. İklim filmleri ve türleri üzerine listeler yapmaya çalıştığımda ise bu meseleyi ele almanın ne kadar çok yolu olabileceğini fark ediyorum. “İklim sineması nedir?” sorusu yalnızca geniş kapsamlı değil, muhtemelen yanlış bir soru da. Ne “sinema” ne de “iklim” için kesin bir tanım bulunmuyor. Ancak benim için bu terim, gerçekçi ve sorumlu bir şekilde gelecek üstüne düşünen –ayakları yere, yeryüzüne basan– film ve hareketli görüntü kanonu oluşturma ihtiyacına işaret ediyor.

2010 tarihli “Notes on the Media Crisis” (Medya Krizi Üzerine Notlar) adlı makalesinde yönetmen Peter Watkins, kitlesel görsel-işitsel medya dilinin—yani zaman, mekân ve ritim yapısının—geçen yüzyıl içinde standartlaştırıldığını savunuyor. Watkins, ortaya çıkan bu standart dili “monoform” olarak adlandırıyor ve bunun derinlikli, düşünsel ve sorgulayıcı bir iletişime engel teşkil ettiğini öne sürüyor. Belki de bu yüzden iklim sineması olarak adlandırabileceğimiz işler sinema dünyasından değil de çoğunlukla sanat dünyasından çıkıyor, zira bu işler ancak orada fon ve gösterim imkânı bulabiliyor. Fonlama ekosisteminin esnekliği ve disiplinlerarası yaklaşımı sayesinde sanat dünyası günümüzle, güncel olanla daha yakın bir ilişki kurabiliyor. İklim değişikliğine dair sorular ayrıca yeni medya çalışmalarının radarına da sıklıkla giriyor. Bunun sebebi iklim değişikliğinin aynı zamanda berimsel [1] bir problem olması – yani ekolojinin bir sistem, iklim değişikliğinin ise berimsel medya ve iklim simülasyonları [2] aracılığıyla görülebilen bir olgu olması. Film endüstrisi ise çok daha yavaş hareket ediyor. Bütçeler daha büyük, sinematik form iyice standartlaşmış ve film yapım süreçlerinde çok daha fazla paydaş ve karar alıcı yer alıyor.

Ancak “iklim sineması” işlerini üretme, tanımlama ve gösterme çabaları giderek artıyor. Son on yılda yayınlanan bazı filmler iklim değişikliğini doğrudan ele alıyor: First Reformed ve How to Blow Up a Pipeline’ın yanı sıra Women at War, The Hottest August, Afire gibi yapımlar mesela. Bu filmler, çevre ve ekoloji temalı birçok yapımdan farklı olarak yaşadığımız gerçekliğin gözünün içine bakıyor, ve gördükleri şeyin kıyamet öncesi bir gerçeklik olma ihtimalinin farkında olduklarını saklamıyorlar.

Ayrıca bu alanda yeni kuruluşlar da ortaya çıkıyor. Örneğin, Climate Story Labs, dünya genelindeki yönetmenleri iklim değişikliği temalı filmler geliştirmeleri konusunda destekliyor. Good Energy, iklim değişikliğinin film ve televizyon dizilerine daha doğrudan dahil edilmesi için çalışıyor ve bu amaçla Cinereach ile birlikte İklim Görünürlüğü projesini yürütüyor. Cannes Film Festivali’nin kısa ömürlü Cinema for the Climate (İklim için Sinema) bölümü de bu yönde atılmış bir adımdı. Birleşik Krallık’taki BAFTA albert ve ABD’deki PGA Green gibi kuruluşlar, film endüstrisinin sürdürülebilir yapımlara geçişini desteklemek için çalışmalar yapıyor. Son yıllarda akademide yaygınlaşan ekomedya alanı ise medya ve iklim krizi üzerine teoriler geliştiriyor.

Bir başka yeni girişim ise ilki 20-22 Eylül 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Climate Film Festival NYC (New York İklim Film Festivali). Bu organizasyon, yıl boyunca süren etkinlikler ve her yıl düzenlenecek bir festival düzenliyor. Festival, Climate Week NYC (New York İklim Haftası) ile eş zamanlı olarak gerçekleştiriliyor ve iklim teknolojisi, sivil toplum kuruluşları, akademi ve kamu kuruluşlarında çalışan iklim uzmanlarını bir araya getiriyor.

Festivalin kurucuları J. English Cook ve Alec Turnbull için iklim sinemasının tanımı oldukça açık uçlu. Turnbull, “Ekosistemler ve doğal afetler hakkında filmler var, ama aynı zamanda değişen yaşam biçimleri, bu durumun psikolojik ve varoluşsal yönleri hakkında filmler de var. Bu dönemde yaşamanın getirdiği etik ve varoluşsal sorular neler?” diye soruyor. Cook ise “iklim” teriminin “çevresel” teriminden farklı olduğunu belirtiyor. Ona göre, bu fark, “erken dönem yeşil hareketten kayda değer bir kopuşu temsil ediyor; yalnızca insanın çevre üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda bu etkinin kendi yaşam tarzlarımız üzerindeki yansımasını da düşünmemizi gerektiriyor.”

Cook için “’İklim sineması nedir?’ sorusu oldukça karmaşık. Zira “sinema olan bir şeyin aynı zamanda iklim sineması olmaması mümkün mü?” diye soruyor. Benzer bir soruyu Mark Bould, The Anthropocene Unconscious (Antroposen Bilinçdışı) adlı kitabında dile getiriyor. Bould, iklim kurgunun ayrı bir tür olması gerektiği fikrine karşı çıkarak iklim değişikliğinin “zamanımızın sanat ve edebiyatının bilinçdışı” olduğunu savunuyor. Ona göre, çağımızın hikayeleri “felaketle, hava ve suyla, vahşilikle ve tuhaflıkla dolup taşıyor.” Pek çok film iklim değişikliğini açıkça dile getirmeden ele alıyor: Sharknado serisi yok oluş olaylarını ve jeomühendislik fantezilerini tasvir ediyor; Pacific Rim ve diğer canavar filmleri, dünyanın jeolojik zamanıyla bağlantılar kuruyor; The Dead Don’t Die geleceğin iklim mültecilerini anımsatan bir anlatı sunuyor.

Fakat bir film ancak “iklim değişikliği”ni açıkça dile getirdiğinde, altına girdiği işe dair bir sorumluluk üstlenmiş olur. Bunun oldukça önemli olduğunu düşünüyorum zira iklim değişikliğine dair birçok konu sinemanın artiküle edebileceği şeyler içeriyor. Mesela iklim değişikliğinin getirdiği yeni zaman algısı (hem geleceksizlik hissi hem de geleceğe dair tekno-bilimsel bilgi), yarattığı psikolojik etkiler (eko-anksiyete, solastalgia, eko-suç, iklim iyimserliği, travma öncesi stres), onu bilme biçimimiz (iklim simülasyonları ve berim ile ilişkisi), geleceğe dair tasavvurlar, dirençlilik ve yeni dünya kurguları (worlding). Tüm bu meseleler, yeni zamansallıklar, mekansallıklar ve içsellikler yaratıyor aslında. Tüm bunlar da sinemanın temel unsurları. Dolayısıyla iklim değişikliğiyle değişen gerçekliğimizi daha iyi anlayabilmek için belki de bunları ifade edebilecek sinemasal dilleri geliştirmemiz gerekiyor.

Cook, bir başka önemli noktaya daha dikkat çekiyor: “İklim sineması, sadece sinemanın iklimi nasıl etkileyebileceğiyle değil, aynı zamanda iklimin sinemayı nasıl etkilediğiyle de ilgilidir.” Bu soru başka soruları çağırıyor. Üretim yöntemlerimizi nasıl dönüştürebiliriz? Ama öyle bir dönüşüm olmalı ki bu mevcut süreçleri yalnızca daha “yeşil” hale getirmekle kalmayıp, film yapımını kökten değiştirelim. Ya da filmlerin dağıtım ve izlenme yöntemlerini nasıl değiştirebiliriz? Öyle değiştirelim ki sadece dijital platformları karbon nötr hale getirmekle yetinmeyip, sinemayı müşterek bir alan olarak tekrardan kuralım. Bunlar belki de daha önemli sorular ve bu konularda çalışan birçok küçük organizasyondan biri olan Climate Film Festival NYC yönetmenler, sanatçılar, iklim uzmanları ve izleyici kitlesini kapsayan bir topluluk oluşturmayı ve bu soruların tartışıldığı bir alan yaratmayı amaçlıyor.

Notlarım arasında Peter Watkins’in yukarıda bahsettiğim “Notes on the Media Crisis” (Medya Krizi Üzerine Notlar) adlı makalesinden bir alıntı gözüme çarpıyor. Watkins, kariyeri boyunca, sinemanın ne olabileceği üstüne düşünmüş, beş saatlik destansı filmi La Commune (Paris, 1871) ile yeni bir sinema dili inşa etmiş bir yönetmen. Bu konular üzerine de derinlemesine düşünmüş biri. Watkins şöyle yazıyor:

“Sinemacılar, Monoform medyayı kullanmanın beraberinde getirdiği güçten, en azından bir ölçüde, vazgeçmeye hazır olmalı. Sinemacılalar, sinema seyircileri, alternatif dağıtımcılar, sinema salonu sahipleri ve medya üstüne çalışan akademisyenler, yaptıkları tartışmaları filmlerin prodüksiyon kalitesi ya da entelektüel boyutlarının ötesine taşımalıdır. Yeni bir alan mümkün: yaratıcılık kavramını ve film üretmenin hazzını, bugüne kadar var olmayan şekilde doğrudan ve eleştirel bir kamusal katılımı içerecek şekilde büyütmek.”

İklim iletişimi dünyasında, uzmanların nasıl konuşması gerektiği sık sık tartışılıyor. En büyük ayrım ise iklim değişikliği hakkında konuşurken umudu mu yoksa korkuyu mu iletmek gerektiği sorusu etrafında oluşuyor. Fakat bu belki de yanlış bir soru. Bunu tartışmak yerine yeni bir yaratıcılığı tartışabiliriz: yeni üretim biçimlerini, yeni iletişim yollarını. Ve belki de bu sadece iklim sineması değil, iklim her şeyidir: iklim mimarisi, iklim edebiyatı, iklim lojistiği, iklim yazılımı, iklim yapay zekâsı. Başlı başına bir alandan ziyade, her şeyin içine işleyen bir tavır olarak iklim.

[1] İNG. Computational. Bilgisayarların işlem yapma eylemi.

[2] İklim değişikliği bağlamında berimsel, bilgisayarların ve algoritmaların kullanıldığı simülasyonlar, modellemeler ve veri analizlerini ifade eder. Örneğin, atmosferdeki karbon oranlarının etkilerini modellemek veya sıcaklık artışlarını tahmin etmek için hesaplamalı araçlar kullanılır.

 

Orijinal metin İngilizce dilinde 27 Haziran 2024’te Fimmaker Magazine’de yayımlanmıştır.